
İyilik ve kötülük. Mevcudiyetin en kadim iki unsuru. Birbirlerini yok etmek için değil, tamamlamak için var olan bu iki güç ve yarattıkları denge, evrenin ilk zamanlarından beri sessiz ve kırılgandı.
Göğün on altıncı katındaki sarayında oturup Ulukayın’ın dallarını izlerken düşünüyordu Bay Ülgen. Altın bir ışıkla parlayan dallar, göklere berraklık saçıyordu. Gözlerini kayından aşağıya indirdiğinde aynı ağacın köklerinin uzandığı yere baktı. Karanlık, derin toprakların içinde bambaşka bir alem vardı. Henüz adı konmamış karanlık bir boşluk.
Erlik’in meskeni.
Ülgen’in kendi özünden yarattığı ve insanların ilki olan Erlik, ona karşı gelerek göklerin düzenine baş kaldırmış ve göklerden kovulmuştu.
Bay Ülgen, bakışlarını Ulukayın’ın köklerine doğru indirirken yarattığı bu karanlık karşıtı anımsadı.
* * *
Yer altına hapsedilen Erlik boşlukta oturuyordu. Ne rüzgâr vardı ne de ışık. Toprak ağırdı, hava ise soğuk ve hareketsiz. Uzun süre hiçbir şey yapmadan oturdu ve düşündü. Fakat doğasında kaynayan insani gücün nihayetinde onu harekete geçirmesi pek uzun sürmedi.
Bir gün yer altındaki en geniş mağaraya gitti. Orada büyük bir ateş yaktı. Yaktığı ateşin alevleri sarıydı. Fakat rengi göklerdeki gibi parlak değildi, karanlığa alışmaya çalışan ürkek bir hasta gibi tir tir titriyordu.
Erlik orada gece gündüz çalışmaya başladı. Bir körük kurdu, örsünü yerleştirdi ve çekicini eline aldı. Demiri kızdırdı ve çekicini örse indirdi.
Ve böylece ilk darbe yer altında yankılandı. Demirin içinden ufak yeşil bir varlık sıçrayarak çıktı. Islak ve soğuktu. Erlik buna “Kurbağa” adını verdi.
Erlik gözlerini kısıp bir darbe daha indirdi. Bu sefer demirin içinden ince, uzun bir gölge kıvrılarak çıktı. Erlik buna “Yılan” adını verdi.
Üçüncü darbeyle çıkan çamurlu vahşi varlığa ise “Domuz” adını verdi.
Dördüncü darbe ile iri gözlü kırmızı giysili bir kadın çıktı, Erlik buna “Alkarısı” adını verdi. Beşinci darbe ise kızıl saçlı ihtiyar bir cadı ortaya çıkardı, buna da “Şulbus” adını verdi.
Erlik’in yorulmadan vurduğu her bir darbeyle yeni ve farklı varlıklar ortaya çıktı. Yer altı kısa sürede bu tuhaf varlıklarla dolmaya başladı. Her birinin içinde aynı kıpırtı vardı. Huzursuzluk. Karanlık. Kötücül bir istek.
Yer altı varlıkları çoğalırken bir anda gökten bir ışık indi.
“Ülgen…” diye mırıldandı Erlik. Alevler yükselip devasa bir hâl aldı. Körüğü, çekici ve örsü ile birlikte yanıp kül oldu.
Erlik yaratma güçlerinden ebediyen alıkoyuldu, fakat yer altı boş olmaktan çıktı.
Her şey Gök Tengri’nin dengeli iradesine göre gerçekleşiyordu.
Bu olaydan sonra evren üç katmana ayrıldı. Gökler, yeryüzü ve yer altı. İnsanlar yeryüzünde yaşarken körmözler ikiye ayrılmıştı. İyicil körmözler Bay Ülgen’in yanına çekilmiş, kötücül olanlar ise Erlik’in çağrısını duymuş ve yer altının tebaası olmuştu.
* * *
Erlik bakır sarayındaki tahtında oturuyordu. Yer altındaki egemenliğini kurmuş, dokuzuncu katmandaki krallığına Tamu adını vermişti. Etrafına baktı. Oğulları, kızları ve hizmetkârları önünde ona tapınıyordu. Kara köpekleri Kazar ve Pazar, sarayının geçitlerini kolluyordu. Sarayın dışındaysa yüksek boynuzlu boğalar dolanıyordu. Tamu’nun karanlık çatlaklarında sürünen binlerce körmöze baktı. Bunlardan bazıları bir zamanlar kendisi gibi insandı. Yaşamları boyunca kötülük yapıp ona hizmet ettikleri için Erlik de onları ordusuna katmıştı. Fakat içlerindeki yeryüzüne dönme ve insanlara zarar verme açlığı onları yiyip bitiriyordu.
Özellikle güneşin doğduğu ve battığı vakitlerde, yani dünya ile yer altı arasındaki perdenin inceldiği zamanda uyuyan insanların ruhu bazen bedeninden ayrılabilirdi. Bu kısa bir süre olsa da körmözler için yeterliydi. O vakit gelince körmözler bir ruhu yakalayıp yer altına sürüklemek için yanıp tutuşuyorlardı. Bu yüzden insanlar güneş doğarken ve batarken uyumamaya çalışmaya başladılar.
Fakat körmözler sabırsızdı. Kavgacı ve açgözlülerdi. Bazen Erlik’in bile kontrolünü zorlayan bir hırsla hareket ediyorlardı. Erlik de bu sebepten dengeyi koruması için dokuz oğlunu görevlendirmişti. Oğulları kontrolden çıkan körmözleri yakalar, zincirler ve ateş çukuruna atarlardı. Alevler onlara işkence ederek ceza verir ve diğer körmözler için ibret olurlardı.
Erlik’in dokuz kızının görevi ise hasta insan ruhlarını kurtarmaya çalışan kamları yoldan çıkarmak olmuştu. Kamlar bazen davullarını çalar, ruhunu yolculuğa gönderir, yer altına iner ve hasta insanların yer altında kaybolmuş ruhlarını bulup geri getirirdi. Ama Erlik’in kızları onlara şarkılar söyleyip onları cezbetmeye çalışırlardı. Kam başarısız olursa hasta ölürdü.
Erlik, Tamu’nun en derin yerlerine ise iki bekçi görevlendirmişti: Yutpa ve Abra.
Bunlar devasa iki ejderhaydı. Gözyaşlarından oluşan Toybadım Irmağı’nda yaşarlardı. Bu deniz ateşli, zehirli ve sarı bir dumanla kaynardı. Denizin üzerinde ince bir köprü vardı. Yer altından kaçmak isteyen ruhlar oradan geçmek zorundaydı. Ama köprü zayıftı. Adımların ağırlığıyla kopar ve ruhlar çığlık atarak denize düşerdi. Yutpa da onları yutar ve tekrar yer altına bırakırdı. Abra ise işkencenin efendisiydi. Görevi ruhları cezalandırmaktı. Korkunç ve merhametsizdi. Onun için kurban kesen insanlarsa öldükten sonra onun kölesi hâline gelir ve Toybadım’da birer işkenceci olurlardı.
Ve böylece geçitlerde dolaşan körmözler, denizi gözleyen ejderhalar ve diğer kötücül varlıklarla yer altının düzeni kuruldu. Erlik bundan böyle bir han olarak anılacaktı. Ve Erlik Han tahtında oturduğu müddetçe güneş doğup batarken krallığı Tamu’nun kapıları bir anlığına da olsa yeryüzüne aralanacak ve karanlık yukarıyı koklayacaktı.
* * *
İnsanlar çoğunlukla kötülüğün yalnızca yer altında yaşadığını sanar. Oysa kamlar başka bir şey söyler:
“Tamu’nun kapıları yalnızca toprağın altında değildir.”
Kötülük insan kalbinin içinde de ince bir yarık şeklinde durur. Bir öfke, hırs veya kıskançlık o yarığı kolayca aralayabilir. Yine aynı şekilde bir merhamet, iyilik veya bağışlama ise onu yeniden kapatabilir.
Bu yüzden Gök Tengri’nin nizamı ve Ulukayın vardır. Kayının dalları aydınlığa uzanır, kökleri karanlığa iner. Zira iyilik ve kötülük birbirine bağlıdır.
Güneş her doğduğunda ve her battığında ise o kadim denge yeniden sınanır. Gökte Bay Ülgen bakar. Yer altında Erlik Han bekler. İnsan ise ikisinin arasında yürür. Hangi yöne gideceğine her gün yeniden karar verir.