Emanet

Emanet

İnsan ilk ateşi yaktı. Yaktı ve doğayı anlayamadığını fark etti. Ağaçlar suskundu. Nehirler konuşmadan akıyordu. Rüzgâr üflüyor fakat kimseye kendini anlatmıyordu. İnsan, çevresindeki her şeyi görüyordu ama hiçbirini gerçekten kavrayamıyordu.

Oysa tabiat yalnız değildi. Onu gözeten bir varlık vardı.

Yüce göklerin üçüncü katında, bulutların ince bir deniz gibi yayıldığı yerde yaşardı Bayanay. Bay Ülgen’in kızlarından biriydi. Gökyüzünde yaşıyor olsa da diğerlerinden farklı olarak hükmü yeryüzündeydi.

O, ağaçların içindeki nefesti. Toprağın bereketiydi. Hayvanların gözlerindeki vahşi ışık, ırmakların akışındaki gizdi. İnsanlar onu çoğu zaman göremese de o her daim halkını izlerdi.

Bayanay her bahar yeryüzüne inmeye başladı. Artık kışın mertliği çözülüp kara toprağın içinden ilk filiz çıktığında onun ayak sesleri de ormanlarda duyulabilir olmuştu.

Uzun saçları rüzgârla karışırdı. Kanatları vardı ve üzerindeki elbiseler kuş tüyüyle süslenmiş olurdu. Yedi farklı şekilde görünebilirdi. Bazen bir kuş gibi gökyüzünden süzülür, bazense bir kadın suretinde korulukların arasında dolanırdı.

Herkes onu göremezdi. Görenler ise unutamazdı. Çünkü Bayanay'ın gözleri tıpkı kor bir alev gibi yakıcı ve kavurucuydu.

Avcılar onu çok iyi tanıyordu. Tanımak zorundaydılar. Çünkü doğa, kendisine saygı duymayanı asla affetmezdi. Bu yüzden avcılar ava çıkmadan önce ateş yakıp başında dua etmeye başladılar. Duman yükselirken “Av bereketli, yol kazasız olsun.” diye fısıldıyorlardı.

Bu sözler Bayanay içindi. Onun dileğiyle hayvanlar avcının önüne çıkardı. İsteği olmadığı sürece de orman sükûnete bürünür, hiçbir iz bulunamazdı.

Ancak o yalnızca veren değil, aynı zamanda alandı.

* * *

Uzun zaman önce ormanın kıyısında kurulmuş, küçük ama bereketli bir köy vardı. İnsanlar toprağı tanır, hayvanlara zarar vermezdi. Köy halkı yıllarca bolluk içinde yaşamıştı. Fakat zamanla değiştiler. Daha fazlasını istediler. Daha çok avladılar, daha çok kestiler. Ormanın sınırlarını hatırlarından sildiler.

Bir gün genç bir avcı, ormanın derinliklerine girdi. Güneş batmak üzereydi. Aksakallar bu vakitte ormanda kalmaması gerektiğini tembihlemiş olsa da o dinlemedi. Korkmuyordu, saygı duymuyordu.

Karanlık ormanın derinliklerinde ilerlerken bir geyik gözüne çarptı. Etrafındaki diğerlerinden çok daha sakin ve görkemli duruyordu. Ululuğu ve ihtişamı avcının bakışlarını cezbetti. Onu vurup zafer hatırası olarak saklamak istedi. Bu yüzden hiç düşünmeden okunu gerdi. Tam bırakmak üzereydi ki geyik aniden başını ona ürkünç bir şekilde çevirdi.

Devasa gözleri tıpkı bir insanınki gibiydi.

Avcı bir anlığına tereddüt etse de oku bıraktı. Ok hedefini buldu ve geyik düştü. Av vurulur vurulmaz diğer geyiklerin tamamı kaçtı. Avcı bir güç hissetti ve titreyerek geriye çekildi. Ardından yerde yatan avına daha iyi bakmak için ona yaklaştı. Yavaş adımlarla ganimetine doğru ilerledi. Fakat onu bulamadı. Yerde yalnızca genç bir kadın vardı. Altın saçları toprağa yayılmıştı. Bembeyaz teninden yükselen soluk ışık karanlığı aydınlatıyordu. Kocaman gözleri ise ateş gibi yanıyordu.

O anda orman tamamen sessizleşti. Rüzgâr durdu ve kuşlar sustu. Avcı geri adım attı ama geç kaldığını bilmiyordu. Kadın ayağa kalktı. Hiçbir yarası yoktu fakat nazarı değişmişti. Kısılmış kor gözlerinde merhamet yoktu artık.

“Sen.” dedi kadın gence, “Almayı bilirsin. Hem de en iyi şekilde.”

Avcı yutkundu.

“Peki ya vermeyi?”

Avcı sustu.

* * *

O gece köyün üstüne bir sükûnet çöktü. Ertesi gün hayvanlar kaybolmaya başladı. Sonraki gün tarlaların hepsi kurudu. Ardından suların tamamı çekildi. Sonrasında da çocuklar hastalandı ve geri kalan hayvanlar ateşler içinde canlarını verdi.

Toprak vermeyi bıraktı.

Köy halkı geç olsa da anlamıştı. İhtiyarlar bir araya gelince kamlara danışıp bir tören hazırlamaya karar verdiler. Köyün ortasında dev bir ateş yakılarak dualar edildi. Gençler birbirlerine çiçekler verdi. Yeni yaşam için yakarışlar ve alkışlar okundu. Törenin başındaki kam kılıcını çıkardı ve göklere seslendi. Komşu kentlerden bir at satın alıp onu ormana doğru bırakarak özgürleştirdiler.

O gece rüzgâr yeniden esmeye başladı. Ormanın içinden uzun saçlı bir kadının gölgesinin geçtiği söylentileri işitildi. Uzun zaman sonra ilk kez bir bebek doğdu. Doğduğunda ağlamayan bebek köy halkını endişelendirdi. Ama aksakallardan biri bebeği aldı ve ateş başına götürdü.

“Bağışla onu.” diye fısıldadı, “Öğündük ve öğrendik.”

Uzun süren duanın ardından bebek nefes aldı ve ağlamaya başladı.

O günden sonra köy değişti. Almayı azaltıp vermeyi artırdılar. Ormanla konuşmayı, onunla bir ilişki içinde olmayı öğrendiler. Zira doğa yalnızca bir nimet değil, aynı zamanda bir emanetti. Ve o emanetin bir sahibi vardı. Pek görünmeyen ama her şeyi gören. Bazen çok güzel bir kadın kılığında gelen ancak öfkelendiğinde ateş saçan bir yırtıcıya dönüşen…

Bayanay.